Mutluluğun Felsefesi

   Kimi filozoflar felsefenin yegane amacının mutluluğun ne olduğunun tanımlanması gerektiğini savundular. Çünkü onlar için ‘Mutluluk nedir?’ sorusunun tek bir cevabı vardı: Elbette hayatın temel amacıdır.. Mutluluk tanımlanırsa hayatın anlamını da bulacaktık. Mutluluk hayatın anlamı, insanın yaşam amacıydı. Böylece sürdürülen her türlü eylem temelde aynı amaca hizmet ediyordu; mutlu olmaya. Yani her eylem sonunda mutluluğa varmalıydı ve bir şeyler ancak mutluluk için istenebilirdi. Biri öldüğünde dahi şunu diyebilmek maharetti; ‘Her şeye rağmen mutlu bir hayat sürdü…’ Bana kalırsa mutluluğu bu kadar kafaya takmamıza rağmen onu hiç yakalayamıyor olmamız tesadüf değil. Başka yerde arıyor olduğumuz hatta kafamızı sanki özellikle başka yöne çeviriyor olduğumuz da çok açık. Yoksa mutluluğun hali hazırda sadece bizde durup yine sadece bizimle alakalı olduğunu fark etmek bu kadar zor olmasa gerek. Nicelerine kıyasla mutluluk, sadece kendi için istenen bir şey olamaz mı? Sırf mutlu olmak için mutlu olamaz mıyız? 

   Hayat kargaşası içinde durup düşünmeye vaktimiz yok, kabul. Ama küçücük bir anın farkındalığı aslında her birimizin ne kadar telaşlı olduğunu anlamaya yeter aslında. Hepimiz bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz, hepimizin işi acil, hepimizin önceliği hepimizinkinden de önce. Böyle böyle yaşamda birbirimizin önceliklerine basa basa yürüyoruz. Hayat hızlı, telaşlı, sert ve mutsuz akıyor. Buna rağmen eylem ne olursa olsun temelde aklımızda tek bir şey var: ‘Şu işi halledeyim her şey çok daha güzel olacak.’ /  ‘Ancak ‘ona’ ulaşırsam mutlu olacağIm.’ / ‘Yaşıyorum çünkü mutlu olmak istiyorum.’… Peşinde olduğumuz her telaş mutlu olmak için. Ne var ki sonuç değişmiyor yine mutsuzuz. Peki her şey bu akıl yürütmeyle başka bir amaca hizmet ederken mutluluk kendi kendisine hizmet etse nasıl olurdu? O zaman cümleyi tersinden kuralım; ’Mutlu olmak istiyorum çünkü …. ?…..’ Doldurabildiniz mi boşluğu? Hiç ‘Mutluyum çünkü yaşıyorum.’  demiyoruz kendimize. Mutluluğu hep kendimizden öteye, gelecekte bir yere koyuyoruz, sanki geleceği yakalayabiliyormuşuz gibi… Sincabın fındık bulma telaşı gibi kovalıyoruz da kovalıyoruz mutluluğu. Aslında yaptığımız onu hep ötelemek, ertelemek, görmezden gelmek. Böyle olunca sanki mutluluk asla erişemeyeceğimiz, hayatın nirvanası, tutkulu bir hayal haline dönüşüyor. Dürüstçe söyleyeyim, bu konuyu fazla abartıyoruz. Mutluluk güzellemesi yapmayı bırakın ve mutlu olmak istiyorsanız olun işte! Mutluluk burada, mutluluk çiçekte, mutluluk gökyüzünde, mutluluk sevdiğinin yüzünde… Önemli olan şu; senin karar verme mekanizmanı ne etkiliyor, sana dışsal olan durumlar tarafından kolayca hırpalanıyor musun, dahası hayat kendinle arana giriyor mu?  

Şairin dediği gibi, gerçekten de hiç vaktiniz yok durup ince şeyleri anlamaya… Hep bir şeyleri bekliyorsunuz mutlu olmak için, bir gökyüzüne bakayım… Yok. Hayat karmaşık, insan duygusal, böyle olunca her şey karmakarışık. Mevcut koşullar zor, sana bana dışsal etmenler hep var. Kaygısız bir yaşam da mümkün değil üstelik. Arzu, istek, hayatta kalma çabası, yetişme telaşı, kaygı, korku… Hepsi bizim için, hepsi yaşamın kendisi. İşte mesele tüm bu koşullara rağmen mutlu olabilmekte, bunların hayatın kendisi olduğunu anlayabilmekte. Tüm koşullara rağmen mutlu olabilmekse müthiş bir olgunlukla olanı kabullenme, her duygunun gelip geçici olduğunu ve hiçbir hissin sonsuza dek bizimle kalmayacağını fark etme halinde açığa vuruyor kendini. Aslında yaşam içinde başınıza gelen çoğu şey genellikle sizden bağımsız olarak karşınızdaki ile ilgili. Bunu fark ettiğinizde hürleşme başlıyor zaten. Dahası bu hürleşme beraberinde öyle bir özgüven veriyor ki kişisine, kuvvetli mental sağlık muhteşem bir etten duvar örüyor ona dışsal olan her şeye. Bu bilinçle beraber kişiye yabancı her duygu durumu duvara çarpıyor ve hatta ıskalayıp geçiyor. Ve fakat tüm bu sağlamlık, kendini duygusuzlukta ve taşlaşmış bir yürekte  açığa çıkarmıyor da her duygunun normal olduğunu kabullenmiş, üzüntünün de mutluluk kadar yaşamın bir parçası olduğunu kavrayan bir bedende görünür oluyor. Yaşama karşı hissiz kalmak imkansız elbet ama öfke de mutluluk da sonsuza kadar bizimle kalmıyor. Bir bakmışız geçmiş, bir bakmışız bitmiş… Bu farkındalık, yaşadığı her duygudan haz almasını öğretiyor kişisine. Çünkü bazı yitimler elbet üzüntü gerektirir, üzülmezseniz bir gariplik vardır. Maksat onu beraberinde yarınına taşımamakta. Çünkü kendinle beraber yarınına taşıdığın mutluluk dahil her duygu yük olur sana. Mutluluk dahil, çünkü bu sefer de karşılaşılan her mutlu durumu hep o zamanki mutlulukla karşılaştırır zihin, hep o aynı hissi arar. Bulamayınca umutsuzluğa kapılır. Oysa her şey birbirinden bağımsız, sürer gider. Böylece sürekli mutlu olmak diye bir şey de mümkün değildir, nihai amaca mutluluğu koymak da. Ne olunca tam doygunluğa ulaşacağımızdan nasıl bu denli emin olabiliriz ki? Sonsuza dek yaşasak, ölümsüzlüğün sırrını bulsak ne olacak sahi? İnsanlık olarak yine birbirimizi yiyip duracağız.

  Şimdi, en başından buraya geldiğimiz noktada soru ‘Neden mutlu olmak istiyoruz?’ dan çok ‘Tüm pratik koşullardan bağımsız bir mutluluk var mı?’ haline dönüştü. Öyle görünüyor ki mutluluk zaten bağımsız. Yani mutlu olmaklığı bir şeye bağlamayınca, onu bir amaç haline dönüştürmeyince mutluluğu ancak yakalayabileceğiz. İlk dönem felsefecilerinin çoğu mutluluğu doğaya uygun yaşamak (eudaimonia) olarak tanımlamıştı. Demek ki mutlu olma meselesi sadece yaşamakta, hayatın içine karışmakta. Yaşam içinde en başta söylediğimiz 

‘… istiyorum çünkü mutlu olmak istiyorum.’ yargısından kurtulacağız önce. Sırf canımız istiyor diye mutlu olacağız bazen, bir sebep aramayacağız. Mutluluğu prangalara saran, onu kısıtlayan ne varsa vazgeçeceğiz. Çünkü mutluluk zaten hakikat gibi parlıyor ve geriye yalnızca onu yaşaması kalıyor.  

Eğer yaşamın özü gerçekten mutluluktaysa bizi ona götürecek dört temel unsur olduğu kanaatindeyim. Kabullenme- Uyum- Denge- Şükür : Sırasıyla; Olan olmayan ne varsa kabullenme, onunla uyumlanma ve yine uyum içinde sevinç, üzüntü gibi kazanılacak ne varsa kar sayıp devam etme, duyguyu yaşanması gerektiği kadar yaşayıp doğru yerine bırakarak kendi iç dengeyi bulma, kendine teşekkür etme – şükür. Hayat güzelliklerini bu dört adımda gösterecek ve yaşatacak. Telaş mutluluğun en büyük düşmanı, telaşı kenara bıraktığımızda sakinlik ve huzur içinde yaşamayı deneyimleyeceğiz. Her şeyde dengeli olmayı öğrendikçe bir şeyler için o kadar aceleci de olmayacağız kavgacı da.  Sakinlik ve huzur en büyük iç denge. Sağlam bir iç denge en büyük mutluluk… 

Hiç Büyümek İstemiyorum: Peter Pan Sendromu

Bir Süper Gücün Olsaydı O Ne Olurdu?